12 Ağustos 2017, Cumartesi

Nalıncı keseri gibi...

İfade ve basın özgürlüğünün eksik ya da aslında hiç olmadığı, ülkenin otoriter bir şekilde yönetildiği, farklı seslere müsaade edilmediği, özellikle de Olağanüstü Hal sebebiyle işlerin daha kötü hale geldiği... vb. bir sürü iddia, birileri tarafından ısrarla tekrarlanıyor.
İddia sahiplerinin bazıları art niyetli. Çünkü geçmişlerinde daha çok yasakçı yönleriyle öne çıkmış kişiler bunlar. Konuya 'birileri bu kadar gürültü çıkardıklarına göre mutlaka bir şeyler vardır' düşüncesiyle naif bir şekilde yaklaşanlar da var tabii.
İfade ve basın özgürlüğü olmadığını tekrarlayanlar, ağır eleştiri hatta hakaret sayılabilecek yayınlar yapılabilmesini ve vatana ihanetin dahi makul karşılanması gerektiğini savundukları, malum. Ancak bu çevrelerin, eleştiriye hatta gerçeklerin söylenmesine bile tahammül edemedikleri de biliniyor.
Özgürlük naraları atmaktan bitap düşenlerin, kendileri ya da kuruluşları ile ilgili objektif haberler yapıldığında bile apar topar mahkemelere koştuğu bir ülke Türkiye. Bereket, mahkemelerde FETÖ etkisi sıfırlandığı için, haberciler belirli ölçüde rahat artık.
Özellikle de konuya naif yaklaşanları düşünerek, her hal ü karda iddialar üzerinde yine de durmak gerek.
Ancak, çeşitli özgürlüklerle ilgili eksiklik iddialarını evrensel kriterler açısından mı yoksa ülkemize özel şartlar üzerinden mi değerlendireceğimiz konusunda, iş çatallaşıyor.
Bu iddiaları belirli bir kasıtla dile getirenlerin, geçmişteki ve şimdilerde İmam Hatip Okullarına yönelik rahatsız tavırları, aslında öyle pek de özgürlükçü olmadıklarının göstergelerinden mesela. Aynı şekilde kılık kıyafet özgürlüğü konusunda gelinen aşamadan ciddi şekilde rahatsız olduklarını da söyleyebiliriz.

DÜN NASIL İSELER...

Geçmişte takındıkları tavırların o zamana has olduğu, dolayısıyla günümüzde hakikaten özgürlükçü olabilecekleri şeklindeki yaklaşım da pek geçerli değil. Çünkü özgürlük istedikleri hususlara baktığımızda, bunların hemen tamamının toplumun genel ahlak kurallarıyla uyuşmayan marjinal konularla ilgili olduğu görülüyor.
Yani özgürlük eksikliği iddialarının evrensel kriterler üzerinden değerlendirilme imkanı yok. Bize özgü şartlar denince de, özgürlük konusunun demokrasi ile çatışması ihtimali var.
Bu kesimlerin özgürlük taleplerinin başlıcalarının toplumun genel ahlak kurallarıyla çatışması, problemin temel unsurlarından. Konuya geniş kapsamlı yaklaştığımızda da iş pek değişmiyor.
CHP'nin 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası koalisyon için dile getirdiği şartlar, nasıl bir zihniyetle karşı karşıya bulunulduğunun bir özetiydi. Eğitim sisteminde 4+4+4 yerine 1+8+4'e geçilmesi, kamudaki başörtüsü serbestisinin gözden geçirilmesi gerektiği, CHP Liderinin öncelikli talepleri arasındaydı, malum.
Yakın zamana kadar bütün evrensel ölçüler ülkemize has değerlendirmelere tabi tutuluyor ve insanlar benzersiz baskılarla karşı karşıya kalıyorlardı.
Laiklik evrensel değil 'bize has' kriterlere göre değerlendiriliyordu mesela. Temel hak ve hürriyetler bile, 'bize özgü' denilen dayatılmış şartlara göre belirleniyordu.
Bu sebeple inançlı kesim korkunç baskılarla yüz yüze kalırken, yine de herkesin özgürce yaşadığı iddia ediliyordu. Başörtüsünü yasaklamak, Kur'an kurslarını ve İmam Hatiplerin orta kısımlarını kapatmak özgürlüklerin bir gereği idi onlara göre.
Özgürlük olmadığını iddia edenlerin asıl derdi, aslında insanımızın tamamına sağlanan özgürlüklerden duydukları rahatsızlık... Sadece kendi anladıkları türden ve kendilerine has bir özgürlük istiyorlar...
Nalıncı keseri gibi hep kendilerine yontmaktan 'vazgeçebilseler, anlaşabileceğiz belki...
BİZE ULAŞIN