14 Haziran 2017, Çarşamba

Uluslararası sistem değişiyor mu?

Uluslararası sistem değişiyor mu? Amerika düşüyor ve Çin yükseliyor mu? Dünya tarihinde yeni bir döneme mi giriyoruz? Zaman zaman bu tür konular açılıyor ve nedense genelde bunlara evet cevabı veriliyor. Çok sayıda insan böyle bir değişimi varsayarak konuşuyor. Özellikle son beş yılda Amerika'nın dünyadan çekiliyormuş görüntüsü vermesi bu tartışmaların da önünü açtı.
Sistemik değişim demek uluslararası güç dağılımının değişmesi demektir. Yani tek kutupluluktan çift kutupluluğa veya çift kutupluluktan çok kutupluluğa geçmek gibi dönüşümler uluslararası sistem değişimine işaret eder. Sistemik değişimden bahsederken genelde iki alternatif öne sürülüyor.
Kimisi Amerika'nın çöktüğünü düşünüyor kimisi de özellikle Çin'in yükseldiğini söylüyor. Her ikisi de empirik mesele. Doğru düzgün ölçme yapmadan değerlendirme yapmamak gerek.
Ama maalesef bu tür konularda doğru bilinen birçok yanlış arka arkaya sıralanıyor.
Hiç gerçek bir ölçüme ihtiyaç hissetmeden ezberler tekrar ediliyor. Nasıl olsa devletler doğar, büyür ve ölürse Amerika da düşecektir diye düşünüyorlar. Yerine hep yenisi çıktığına göre ve Çin ekonomik olarak büyüme kaydettiğine göre Çin yeni hegemon olabilir veya Amerika'nın karşısına çıkabilir diye düşünüyorlar.
Halbuki akademik literatürde bunların ikisi de ispatlanabilmiş önermeler değildir.
Hatta gözleme dayalı verilere bakarsanız tam tersine delil bulma şansınız çok daha yüksek. Ne Amerika'nın düştüğü var ne Çin'in Amerika'ya yaklaştığı. Bu 'Amerika düşecektir' iddiası yeni değil. Yetmişli yıllardan beri tekrarlanmaktadır. Özellikle Keohane gibi Liberaller ve Wallerstein gibi Marksistler bu iddianın bayraktarlığını yapar. Liberallerle Marksistlerin böylesi bir iddiada birleşmesi hayli tuhaf. Liberaller dünya siyasetini ucuza yönetmenin yollarını aradıkları için bu iddiayı seslendirirken, Marksistler genelde olduğu gibi düşüncelerini değil umutlarını seslendiriyorlar. Çin'in yükselişi iddiası da yine liberallerle Marksistlerin abartısıdır. Liberaller Çin'i hedef olarak gösterirken ve onu uluslararası kurumlar aracılığıyla kontrol etmek isterken, Marksistler Çin'in liberal dünyaya meydan okuma ihtimalini seviyorlar.
Gücün hangi unsuru açısından bakarsanız bakın Çin henüz ABD ile boy ölçüşebilecek bir konumda değil. Ne ekonomik olarak ne askeri ne teknolojik olarak böyle bir denge kurulabilmiş değil. En iyi tahminle Çin'in Amerika'ya yaklaşması otuz yıl... Özellikle Amerika'nın bilgi ve teknoloji üretimdeki üstünlüğü Çin'in ise toplumsal sorunları göz önünde bulundurulduğunda bu sürenin daha da artması beklenebilir. Bugün dünya siyasetinde doğmaktaymış gibi olan denge aslında bir anomali. Amerika'nın kendini dünya siyasetinden bilerek çekmesinin bir sonucu. ABD zayıflıktan veya başkaları geldiğinden dolayı değil çekilmedi. Kendisi için daha karlı olacağını düşündüğünden çekildi. Bu ikisi arasında dağlar kadar fark var. Tüm diğer uluslararası aktörler kendi siyasetlerini hesaplarken bu gerçeklik üzerinden hareket etmek zorunda. Aksi takdirde Liberal ve Marksist fanteziler yanlış hesaplamalara yol açar.
BİZE ULAŞIN