Ayşe Arman o pozları bana vermek isteseydi çekmezdim

Cumartesi 05.07.2009

"Ayşe Arman bana "O pozları vermek istiyorum" deseydi, "Sen bu pozları verme" derdim. O pozları vermeye gerek yok, bunları verecek modeller var bırak onlar bu pozları versin..." " Karaktersiz, üç kağıtçı, köşe dönmeci, hiçbir eğitimi, kültürü olmayan televizyon dünyasından, birilerine rüşvet vererek bir kapı tutup para kazanmak için her türlü rezilliği yapan televizyoncuları sonuna kadar deşifre etmek isterim."

İlk günden beri izleyicisiyle aşk ve nefret ilişkisini yaşıyor. "Nefret ettiklerimle barışıp, yeni nefret edeceğim şeyler arıyorum" diyen ekranların aykırı adamı Okan Bayülgen'le evliliğini, doğacak çocuğunu, politik duruşunu, fotoğrafçılığı, televizyonu, televizyonlarda dönen dolapları, kısaca konuşulmayanı konuştuk...

Ekranlarda seni takip etmekten neredeyse boyun kaslarımızdan olacağız. Neden hala ısrarla çalışıyorsun? Bir ara artık program yapmayacağını da söylemiştin!
Bir sene bıraktım. Ama zaten bizimkine klasik anlamda çalışma denmez. Topluca kendi işlerimizi konuşuyor ve eğleniyoruz. Röportajı yaptığımız şu dakikalarda içerdeki ofisten gelen kahkaha seslerini duyuyorsun. Kimsenin çalışma ya da uyuma saati diye bir kavramı kalmadı.

Bir tür hayat tarzınız olmuş bu 'iş'...
Öyle, dolayısıyla bunları da yapmazsak psikolojik bir depresyona girecekmişiz gibi geliyor. Aslında bu iş bize çalışma gibi de gelmiyor. Hayatımızın tümüne yayılmış durumda. Örneğin son birkaç aydır motosiklete taktım. Ders alıyorum ve bunu bütün hayatıma yayıyorum. Hedefi görme, anı yaşama, gideceğin yolla ilgili varsayımlarda bulunma, önüne çıkacak engelleri sezinleme, beladan uzakta durmak, kaçma noktaları bırakarak ilerlemek, hiçbir zaman tam önüne yere bakmamak, hep ufka bakmak, anı yaşamadığın takdirde ölürsün kuralı... Bu eğitim bile diğer bütün işlerinizi etkileyecek bir sisteme sokuyor insanı...

Valla motosiklet tutkusunu bu kadar iyi tarif eden çıkmadı! Şaka bir yana kısaca 'her daim öğrenmek' diyebilir miyiz?
Bir anlamda evet. Şimdi eşimle birlikte otelde kalıyoruz. Oteli keşfetmeye başladık. Orası bizim için bir sinema dekoru. O dekorun arkasında neredeyse binlerce adam çalışıyor. Fakat otelin koridorlarına bakarsan kimse yok. Onların gerisine saklanmış adamlar sana orada sinematografik bir lüks yaşatıyorlar. O duvarların arkasında başka türlü boyanmış duvarlar, başka türlü giyinmiş insanlar var. Sabahleyin, 06.00'da onların işe gelme saatlerinde, onlarla aynı koridorlarda yürüyüp, aynı asansörlere bindik ve tüm bunlardan bir sürü fikir çıkardık. Yaptığımız işler hep etrafa bakmayı gerektiren işler.

'ÇOCUĞUM CİNSEL TERCİHİNİ KENDİSİ KABUL ETTİRECEKTİR'
Artık pek çok gazeteciyi saf dışı ettin ama programlarında söylediklerin yine manşetlerde... Örneğin "Baba olacağım ama çocuk sevmiyorum" diyorsun. Sonra da düzeltmeye çalışıyorsun.
Çünkü çocuk sevmemek her şeyden önce bir korkunun sonucu. Etrafımızda çok fazla çocuk seven insan var, bunların hepsi benim çocuğumu öpüp mıncıklarlarsa diye korkuyorum. Çocuk sevme riyakarlığından da nefret ediyorum. Televizyonda bir çocuk şarkıcı yarışması var. Burada çocuklara zarar verecek ne varsa yapıyorlar ve bunlar çocuk seven tipler oluyorlar. Ben kendi çocuğumu tabii ki seveceğim. Sonra bizde gelenektir. Cenazelerde çok ağlayan olmazsa diye ağlayıcı kadınlar tutarlar. Her şeyi yoğun dramatize etmek bizi mahvediyor. Çocuk sevme meselesi de böyle.

Çocuğunu yetiştirmek için planların var mı? Değişik, açık fikirli bir insansın. Örneğin geçenlerde eşcinsel hakemi ekrana çıkarıp onu savundun. Bir baba olarak çocuğunun cinsel seçimi açısından da o bakış açını koruyabilir misin?
Babalık da belli bir şekilde öğrenilen bir durum. Anne, hormonları ve genleriyle durumu yönetiyor. Babanın da yetiştirici koruyucu başka ödevleri var. Bu ödevler sırasında duygularınızla mantığınız defalarca karşı karşıya gelecektir. Tabii ki öngörülerim var ama baba olarak ödevim her şeyden önce çocuğumu değil karımı mutlu etmek. Çocuk mutlu bir ailede büyüsün diye, karım sevgiye doysun, çocuktan fazla sevgi talep etmesin diye... Çünkü çocukların sırtından çok sevgi talep edilebiliyor. Aslında çocuk sevmem lafının içinde de bunlar var. Ben soğukkanlı, güvenilir ve karısını seven bir adam olmak zorundayım. Sadece çocuğu sevmek hiçbir işe yaramaz.

Daha açık sorayım. Çocuğunun cinsel tercihi farklı olursa üzülür müsün?
Hiç bilmiyorum. Varsayılacak bir şey değil. Çocuğun tek tercihi cinsel tercihi olmayacak. Mesleki tercihi, cinsel tercihi, yaşamı ile ilgili tercihleri ile anne ve babayı şaşırtabilir hatta şoke edebilir. Ama sonuçta çocuk her şeyi kabul ettirecektir. Bir kere senden ileridir. O başka bir zamanı yaşayacaktır. Kabul edeceksin başka çaren yok.

"ÜÇ KAĞITÇI TELEVİZYONCULARI DEŞİFRE EDERİM"
Televizyondaki pek çok programa karşı da mücadele veriyorsun. Örneğin bazı yarışmalar, sabah programları, yemek programları... Oralara katılanların hiç mi suçu yok?
Hiçbir suçları yok. Katılanlar, "Hiç emek koymadan para kazanabilirsiniz" diye kandırılmış insanlar. Asıl pornografi; bazı olayları dramatize etmek, aşırı gözyaşı, kan, facia, cinayetleri ekrana getirmektir. Programcılığın şehvetine kapılmaktır. Ben salak mıyım, yapamaz mıyım sanıyorsun? Yaparım. Ama ben, bu karaktersiz, üç kağıtçı, köşe dönmeci, hiçbir eğitimi kültürü olmayan televizyon dünyasından, birilerine rüşvet vererek bir kapı tutup para kazanmak için her türlü rezilliği yapan televizyoncuları sonuna kadar deşifre etmek isterim. Tabii çalıştığım şirketin bana tahammül edebileceği kadar.

Demin rüşvetten bahsettin. Yoksa rüşvet alan televizyon yöneticileri de mi var?
Tabii ki var. Bir sezonda birkaç milyar dolardan peşin olarak dönüyor bu alemde. Bu kadar para için savaş bile çıkar.

Sanki salakmışım ve soruyu şöyle soruyormuşum; misal, X kanalının yöneticisine gidip, "Şu programı, diziyi kabul edersen kanalın vereceği paranın bir kısmı senin olacak!" mı deniliyor yani? Televizyonculuğun başından beri yaşanıyor bu durum. Bugün Türkiye'nin neresinde belediye ile işini halletmek için rüşvet vermiyorsun? Benim sevdiğim, güvendiğim birkaç tane adam vardır. Bunlar televizyon yöneticisidir. Ve o insanlar da bana yeter. Ben de zaten doğru dürüst kurumlarda çalışıyorum. Böyle bir sorunum yok. Ama genelde bu iş böyledir.

Gelelim vizörden bakan Okan'a Fotoğraf ustası olarak photoshop'a hep karşı oldun. Ama şarkıcı ve artistlerimizi shop'suz halini düşünürsek??!!
Örneğin Ayşe Arman'ın son fotografları bir photoshop harikası. Hıncal Uluç bile, "Bu benim tanıdığım Ayşe değil" diye yazdı. Sen Ayşe Arman ile çalışsaydın Ayşe Arman bana "O pozları vermek istiyorum" deseydi, "Sen bu pozları verme" derdim. "Bunları verecek modeller var, bırak onlar bu pozları versin. Sen kafası çalışan kızsın, hayata karşı duruşun değişik, gel seninle bunun fotoğrafını çekelim. Seni 18 yaşında model kılığına sokup 'Aman da ne güzelmişsin' diye birbirimizi kandıracağımıza, senin tecrübelerini, bize anlattığın gerçekleri çekelim. Bunu zaten gözlerinle, mimiklerinle anlatıyorsun. Yüzünde kalan acıların izleriyle anlatıyorsun, şişen bir damarınla anlatıyorsun. Bunu çekmek lazım" derdim.

Ama o da "Bunu yapmak istedim, yaptım kime ne" diyor!
İşin doğrusu bana ne Ayşe Arman'dan. Onlar mutlu oldularsa tamamdır.

Bu kadar yıldan sonra bir şeylerden nefret etmeyi öğrendin mi?
Ben nefret ettiğim şeylerle barışıp, yeni nefret edeceğim şeyler arıyorum. Çünkü hayatla barışık bir tonton olmak istemiyorum. Kimileri gibi yogayla filan rahatlayıp gevşemek de istemiyorum.

Aynı zamanda izleyici ile hep bir aşk-nefret ilişkisi yaşamaktasın...
95 senesinde beni ilk gördüklerinde bu ilişki kuruldu. Bana gıcık oldu, küfür etti. "Sonra bu herifte iş varmış" dedi. Sonra sevdi, sonra nefret etti, sonra tekrar sevdi... Ama ben hiç güldüren adam olmadım. Güldürmek ile komik olan bir şeyi işaret etmek arasında fark var.

Araya, 'ünlü stand-up'çıların politik esprilerden kaçması'nı sıkıştırsam!
Kimsenin maçası sıkmıyor.

Ama senin göze batan politik bir tavrın var!
Medeni bir ülke vatandaşı olarak "Bakanlar Kurulu benim memurlarımdır" dersen zaten ne demek istediğini anlatıyorsun. Bu bakanlar bizim memurlarımızdır, görevlerini yapıp yapmadıkları da bizim denetimimize tabidir. Ben bu kurulu atamak için sokağa çıkarsam manik depresyondan içeri tıkarlar. Manik depresyonun en önemli göstergelerinden biri de Bakanlar Kurulu'nu atayan adamlardır zaten. Ama şunu düşünmek lazım. Bu Bakanlar Kurulu'nu ben atıyorum, bunlar benim memurlarım, üç kağıt yapıyorlar mı, rüşvet alıyorlar mı, açıkça konuşmak lazım. NTV'deki programımda üç bakan ağırladım. Konuşmaya "Kesinlikle sizinle aynı fikirlerde değilim. Kesinlikle sizi sevmiyorum. Ama meslek icabı size acayip saygı göstereceğim" dedim. Üçü de çok memnun ayrıldı. Ben başkaldıran her adamı seviyorum. Ama hiçbir siyasi ideolojinin peşinde değilim.

BİZE ULAŞIN