30 Ağustos 2009, Pazar

Akil adamlar; Ramazan delileri

'Delilerden sen anlarsın konuş onlarla!'

Oki Ramazan öykülerine girdik akıllısıyla delisiyle bütün mahalle olaya katılmak zorundadır artık. Ayrı gayrı yok, sayım suyum yok… Ne demekse? Bir tekerleme şenliğidir giderdi mahallede Ramazan'da. Neden mahalle? E insanla insanın ilişkisinde nirengi noktasıydı mahalleler. İşyerlerinden, ekmek kavgasından çıkmış insan toplulukları, içinden belediye otobüsleri geçen bu sosyolojiyle beslenir şekil alırlardı. Mahalleyle, Ramazan ayı, fakirhane, ekmek teknesi, nafaka sözcükleri yan yana duruyor belleğimde… Bir evi, n bahçesinde, balkonunda, penceresinde babamızı beklerdik çoğun. Çocukluğumdan hatırladığım ve kışa denk düşen bir Ramazan hatırlamıyorum… Belleğim beni yanıltmıyorsa kar, kış altında bir Ramazan ayı geçirmedik hiç. Bahar ve yaz aklımda kalan… Kenarından bir cennet ırmağı geçerdi çocukluğumun. Top patlatırlardı oruç vaktini bildirmek için ve tabii ki ardından bütün camilerden yükselirdi ezan sesleri. Irmağa doğru patlatılırdı top. Karşı kıyıya geçecek ya da ırmağa düşecek zannederdim patlayışın ardından bir şeyler. Çaputmuş… Topun İsmet İnönü tarafından hediye edildiği söylentisi dolaşırdı o ırmakkenarı kasabasında… İnanırdım. Neye inanmadım ki zaten. Ne anlatılsa söylenceydi zaten. Amazonlar birkaç kilometre uzağımızda yaşamışlardı, ırmağımızın adı İris yani cennet ırmağıydı, bir alüvyon zenginliğiydik biz, bir çoban sevgilisine kavuşmak için ırmakta yüzmeye başlamış ama sel gelip onu alıp götürmüş, yani 'Çarşamba'yı sel almış ve yârinin eli goynunda galmıştı', asma bir köprü vardı sonradan beton olmuştu, baraj olmadığı için sel geliyor ve neredeyse yaşayan bütün canlı nebatın beşte birini alıp götürüyordu ama olsundu alüvyon bırakıyordu ve toprak bereketleniyordu, ırmakta boğulan her memleket çocuğu o cennet ırmağında kaybolduğu için cennete gidiyordu, sakız çiğnersen orucun bozulmuyordu, hatta oruç kuyruğundan tutulan bir şeydi, aksakallı dedelerin şefkati o günlerde daha bir artıyordu, ırmak başka türlü akıyordu aramızdan o zamanlar, fırınların önündeki pide kuyrukları uzuyor ama bir tek şey değişmiyordu; deliler saftılar, e temiz yanıydılar insanlığımızın… Bunu hissetmiş olmalı ki Okurcan, Yıldız Sineması'nın önünde Kel Muharrem abi ve Ertuğrul Cansu'nun dolmuşuna gelip elini havaya silah yapıp bağırırdı; 'Toooook / toookkk / tokkk!' Saydırırdı güya Okurcan. Sonra da bağırırdı; 'Dağlaraaaa! Dağlaraaa!' Okurcan oruç tutar mıydı ya da tutmalı mıydı bilmem ama Ramazan'a katılımı böyleydi onun. Sinema afişlerinin sansürlendiğini Saray ve Güneş sinemalarının yine de ağzına kadar dolduğunu hatırlıyorum. Binaların önündeki 100 mumluk aydınlatma lambalarının ortalığı bayram yerine çevirdiğini hatırlıyorum… Unutmadan; Bir bilgiye ulaştım ki eğer doğruysa olayın başlayıp bittiği yer de burasıdır alem ve ortam için. DELİLER; 'Osmanlı ordusunda en ön safta mücadele eden; zırh kullanmayan, sadece cepken ve şalvar giyen, genellikle aklı pek yerinde olmayan kişilerden oluşturulan ön kuvvet. Bu kişiler ellerini güçlendirmek ve sertleştirmek için daimi surette çalışırlar, avuç içlerini mermer tokatlayarak, ellerinin dış kısmını ise çakıl taşlarını yumruklayarak geliştirirlerdi. bu şekilde gelişen bir elin indirdiği darbe de, bir insanın kafasını ezmeye yetecek kuvvette olurdu.' Ne diyordu o güzel şarkı; 'Delilerden sen anlarsın konuş onlarla!'
BİZE ULAŞIN