Ekrem Kızıltaş

İş işten geçmeden…

Dünya üzerinde var olabilmek ve halkını huzur ve istikrar içinde yaşatabilmek isteyen ülkelere önerilen formül kabaca şöyle: 'Demokratik ol, insan hak ve özgürlüklerine azami derecede riayet et ve bu arada ifade ve basın hürriyeti konusunda da çok ama çok dikkatli ol...'

Tabii bu işin sadece bir yönü. Dahası ise şu: Bu ülke insanı çok çalışacak, çok üretecek ve mutlaka kazandığından daha azını harcayarak, tasarruf da edecek…

Bunlar sağlanırsa, bu ülkenin kendi ayakları üzerinde durabilme yanında bütün halkıyla rahat ve huzur içerisinde yaşayabileceği varsayılır.

Kitaplarda böyle yazar ve bu konuda konuşabilme kapasitesine sahip insanların söyledikleri de aşağı yukarı budur.

Bahsi geçen standartlara tamamen veya kısmen uyduğu ve ilk bakışta rahat bir şekilde yaşadığı varsayabilecek ülkeler mevcut. Ancak tamamen ya da kısmen bu standartlara sahip olmanın, bir ülkenin varlığı ve dirliği için kafi olmadığını gösteren emareler sanki çok daha fazla…

Demokrasi, insan hakları ve ifade ve basın özgürlüğü gibi evrensel kavramlardan sistemin hakimi konumundaki ülkelerin ne anladıkları, artık hepimizin malumu. Onlar bu değerlerin herkesin lehine kullanılmasından çok, hedef ülkelerde ve sadece kendi amaçları için kullanılmasını anlıyorlar daha çok.

Eğer kendi dedikleri olabilecekse demokrasiyi çok seviyor ve destekliyor, insan haklarını marjinal unsurlar lehine ise alkışlıyorlar.

Ülkemizin son yılları bu açıdan çarpıcı örneklerle dolu. Toplumun tamamının karşı olduğu başörtüsü yasağını çok normal karşılıyorlardı mesela. Ancak toplumun genel değerleri ile çatışan bazı marjinal kesimlerin hak ve özgürlükleri her zaman gündemin en önemli meselesi olabiliyordu.

İfade ve basın özgürlüğünden anladıkları da, muhatap ülkelerdeki uzantılarının ülkeleri aleyhine ama kendileri lehine propagandaları rahatlıkla yapabilmeleriydi, halen de öyle.

Herhangi bir batı ülkesinde mırıldanarak dile getirilmesi mümkün olmayan ve vatana ihanet olarak damgalanabilecek hususları bize özgürlük olarak yutturmaya çalışıyorlardı mesela.

En salim yol!..

İşin demokrasi, insan hakları ve ifade hürriyeti ile ilgili bölümü, tam bir iki yüzlülük esasına dayalı olduğu gibi ekonomi alanındaki formüller de benzer özellikler arz ediyor...

Son olarak yaşamak zorunda bırakıldığımız dolar operasyonu sırasında ülkemizin cari açığı, borçları ve tasarruf azlığı gibi konular sıklıkla gündeme getirildi. Ancak söylendiği kadar vahim olmasa da, bütün bunların yaşamak zorunda kaldıklarımızı izahta yetersiz kalışı, bazılarınca görmezden gelindi.

Dolayısıyla, kendi kendimize yetiyor ve hatta tasarruf da yapıyor olsa idik, ne olurdu sorusunun cevabını bilmiyoruz.

Ancak, kendi kendilerine yeten ve tasarruf da yapan ülkelerin bunları nerede değerlendirmek zorunda bırakıldıklarına bakılınca, durumun hiç de iç açıcı olmadığını görüyoruz.

Petrol zengini Arap ülkeleri bu konuda iyi bir örnek. Diğer bazı standartlara sahip olmasalar bile, bulundukları konum gereği petrol ya da doğalgaza sahip oldukları için ciddi manada tasarrufları bulunan bu ülkelerin varlıklarını nerede değerlendirdikleri, ciddi bir soru işareti.

Bu ülkelerin Avrupa ya da ABD bankalarında ya da borsalarında bulunan varlıklarının, bırakın genelde Müslümanlara ne gibi fayda sağladığını, ülkelerinin halkına hatta kendilerine bir faydası olup olmadığı bile tartışma konusu çünkü.

Bize anlatılanların çoğunun büyüklere masallar kabilinden olduğunu iş işten geçmeden kavrayıp, ülkemizin attığı ve atacağı adımlara destek olmak, şimdilik en salim yol…