21 Ocak 2010, Perşembe

Gazetecilik zor zanaat

Gazetecilik zor zanaattır ama hakkıyla yapar, emeğini alın terine katık edersen. Şimdi size anlatacağım gerçek hikaye bunun çok çok önemli bir örneği. Haber peşinde koşan gazetecilerin canları pahasına nasıl çalıştıklarının heykeli dikilecek kadar uç bir numunesi.
Bundan tam 47 yıl önce. Yani 21 Ocak 1963. Mevsimlerden kara kış. Adı kara ama karalığı siyahtan değil, tam tersine; alabildiğine beyaza boyamasından geliyor her yanı. Ve Anadolu Ajansı bir haber geçiyor abonelerine. "Kara kış yurdu beyaz bir ejderha gibi sarmış, her yanı buz buzul kaplamış durumda. Memleketin her yöresinde binlerce köyle irtibat kesik. Ana yollar bile karla kapalı. Kurtlar yerleşim birimlerine iniyor, dağlardan çığ düşüyor, nehirler, göller, göletler dondu, ulaşım neredeyse durdu. Son olarak Çatalca'da içi yolcu dolu Edirneİstanbul treni kara saplandı. Kurtarma ekipleri trene ulaşamıyor. Yolcular kaderiyle baş başa."

ZİNCİRKIRAN ENDİŞELENDİ

Bu ajans haberini teleksten yırtan görevli hemen yurt haberler şefinin odasına koşuyor. Ve az sonra Hürriyet yazı işleri masasına da iletiliyor haber. Genel Yayın Müdürü Necati Zincirkıran düşünceli: "Çok önemli haber ama tren bile karşı koyamıyorsa bu doğal afete karşı haber için kimi gönderebiliriz ki?" Bandı ileri saralım... 1 saat sonra Hürriyet haber ekibi Çatalca'ya yola çıkmaya hazır. Delikanlı çağındaki muhabir Yüksel Kasapbaşı, Necati abinin sorusunu duyup atılmış, "Ben giderim efendim. Gerçek gazetecilik yapacağımız gün başka hangi gün olabilir ki?" demiş. Yanı başında duran gözü kara foto muhabiri Abidin Behpur Tapaner de gönüllü olmuş ve; "ben de giderim Yükselle. Lütfen izin verin" diye konuşmuştu.

EN ÇABUK ŞEKİLDE
İşte yola çıktılar bile. İnter marka bir arazi aracındalar, direksiyonda gazetenin emektar şoförlerinden Yüksel Öztürk var. Yola çıkış saatleri saat 15.00 suları. Amaçları en seri şekilde olay yerine ulaşmak, görüntü ve haberleri toplayıp gazetelerine geçmek. Ama tam 24 saat sonra bile kendilerinden en ufak bir haber alınamamış. Herkes merakta, herkes endişeli. Sonunda istihbarat servisinin telefonu çalıyor ve Yüksel, şefi Muammer Kaylan'la hepsini rahatlatan konuşmayı yapıyor: "Abi henüz Büyükçekmece'deyiz. Adım adım gidebiliyoruz. Ama buraya kadar da epey iş kotardık. Gazetenin başka bir aracına rastladım. Filmleri ve notları ona teslim ettim. Biz yola devam ediyoruz merak etmeyin."

O KORKUNÇ TİPİ
İşte bu konuşma ilk ve son bağlantı. Sonrasında üç meslektaşımız saatlerce çabalayarak Çatalca yakınlarındaki Tuzludere bölgesine varabildi. Ama tam oralarda bir yerde araçları kara saplandı. Üstelik korkunç bir tipiye yakalanmışlardı. O sırada bir kamyon durdu yanlarında. Durumlarını fark eden kamyon şoförü, muaviniyle beraber zorlukla yanlarına geldi, durumlarını sordu. Yardım istediler. Gazete aracını bin güçlükle kamyona bağlayıp kurtarmak istediler ama olmadı. Daha büyük bir araç bulmak için hep birlikte kamyona bindiler ve kasabaya doğru yola çıktılar. Bir süre sonra kamyon da ilerleyemez oldu ve kenara çekip durdu.

İNAT ETTİLER
O dakikadan itibaren kamyon şoförünün tüm yalvarmasına itibar etmedi gazeteciler. İndiler ve kendi araçlarına doğru tekrar yürümeye başladılar. Ölüme giden yola bıraktıkları son ayak izlerini de kar fırtınası örttü. Aradan 2 gün geçti. Hava biraz kırıldı. Arama kurtarma ekipleri ve köylüler gazetecilerin son görüldüğü yerden başlayarak iz sürme gayretine girdiler. Ne yazık ki buldukları onların buz tutmuş cesetleriydi. İşte gerçek gazetecilik, işte ağır faturası. Ajans haberine takla attırıp, içine aksi söylenemeyecek bir cümle ekleyip, kendi muhabirinin imzasıyla servis eden şeflerle bu oyuna gelen müdürler utansın.
BİZE ULAŞIN