23 Nisan 2012, Pazartesi

Çocuk bayramı haylazlığım

Genel Yayın Yönetmenimiz Ergün Diler, ara sıra şaka yollu 'talimat' iletir bana. Der ki; "Abi mesleki geçmişin o kadar hareketli, o kadar çok tarihi tanıklıklarla dolu. Şöyle gizde köşede kalmış neler vardır kimbilir dağarcığında yazsan ya."
Yani ille siyaset yaz, gündem izle anlamında değil de ola ki gündeme ışık tutacak mevzular bulmamı ister bir bakıma. Ondan aldığım gazla 3-4 gün aynen dediğini yapar, eski günlerden, defterlerden kalma tozlu anıların hiç yazılıp konuşulmamış taraflarını çıkarırım tedavüle.
Sonra yine klasik halime döner, sokaklardan, şairlerden, gözüme çapak olup batan tatsız görüntülerden dem vururum. Hayatı didiklemek, sıradan insan öyküleri yazmak bana daha sıcak, daha yatkın ve yaraşır geliyor, yalan yok.
Şimdi yine gündemden uzak ama her günkü genel gündemin cücüğünden sesleneceğim size.
Şehrimden, yani Türkiye'nin bir anlamda ortalaması olan insan yaşamlarının, olayların merkez üssünden, İstanbul'dan dem vuracağım.
Bugün 23 Nisan diye tatil rehavetimiz de var hazır, haydi başlayayım öyleyse muhabbeti kurmaya.
Kalabalık, tıkış tıkış, gürültülü filan demeden bayılıyorum şu kente, İstanbul'a. İstanbul'u yaşamaya bayılıyorum çünkü. Her semtinde her sokağı caddesinde 'bayılacak' nice hoşluklarboşluklar- loşluklar buluyorum. Adım başı şaşırtacak, dakka başı afallatacak bir sürü adama, vukuata, mevzuata çarpa çupra yaşayıp gidiyorum bu kentte. Bazen bir sabah, karşı vaktin sırdaş kollarına bırakıyorum kendimi.
Müzik nerede

Arabam onu sanki ben değil, bizzat kendi yönlendiriyormuş gibi şımarıyor ve tutup mesela bir Haliç seferine çıkarıyor beni. Götürüp Sütlüce'nin, Eyüp, Balat ya da Fener'in güngörmüş kıyılarına terk ediyor. Sarhoşluğun abartılı sersemliğinde, bir genç oğlanla kızın kıyı boyunda vals yaptığını görüyorum.
Gülümsüyorlar onlar da beni görüp. "Müzik nerede?" diyorum, genç kız yanıtlıyor; "Köpekler havlıyor ya abi..." Birden semtin ahlak zabıtalığını yapmaya durumdan vazife çıkarmış bir grup kılıksız, berduş tipli adamlar üşüşüyor çevreye. Bir tanesi soruyor: "Ne işşş?"
Delikanlı yanıt vermiyor. Onun yerine ben çıkıyorum önüne adamın: "Seninki ne iş?" diye soruyorum. Yanındakiler tanıyor; "Savaş Abi bu. Galiba çekim var Üzeyir Abi, boşaltalım ortamı" diyor, anında uzaklaşıyorlar. Genç kız ve arkadaş teşekkür ediyor. "Kaçalım kaçalım-dağılalım toplanalım- başka yerde buluşalım" demiş gibi Beyoğlu'ndan, yenilenmek üzere boşaltılan Tarlabaşı'ndan, Ömer Hayyam'lar, Tavukuçmaz'lardan tüyen, gelip Aksaray'a yaslanan o ucubik, pavyonumsu, barımtrak disco cafelere bakıyorum. Aynı yeme içme mekanlarında hem İnegöl köftesi hem Kayseri mantısı hem piliç şiş hem Adana kebap hem midye tava hem kokoreç pişirip satan dükkanlara şaşırıyorum haliyle. Sonra Ortaköy'e, Arnavutköy Bebek cenahlarına büküyorum yönümü. Yaz geldi sayılır ya; kapı önlerinde Çin Seddi gibi duran bodyguard çocuklarla laflıyorum, sezona ilişkin iyi temenniler sıralıyoruz karşılıklı.
Egzantrik binalar

Sonra artık her nasılsa, Dudullu, Çekmeköy, Ümraniye kuytularında alıyorum soluğu. Sanki yeni bir gezegene gelmişim gibi şaşkınım. Nasıl olmam ki, binaların tarzları da, boyları da, şekil şemalleri, yayılışları da çok değişik inanın. Mimari biliminde elbet fiyakalı bir adı vardır ama benim içimden gelen tanımlama 'egzantrik' oluyor. İşte köşemin sonlarına eriştim hay huy derken. Ergün Müdür yine sitem eder de 'Abi ortalık kaynıyor sen eksantrik binalarla, köpek havlamasıyla dans eden çiftleri yazıyorsun' deyip sitem eder mi bilmem. Çocuk bayramında çocuk yüreğime verin
haylazlığımı olmaz mı?
BİZE ULAŞIN